6. Vefât Yıldönümünde Haremeyn Şehîdi

6. Vefât Yıldönümünde Haremeyn Şehîdi
Ekrandan içimize, kaşlarımızı çatan, gözlerimizi dolduran acılar akıyor aylardır. Bu ateş, bizleri böylesine yakıyorsa, kimbilir Sûriye’deki kardeşlerimizin canını nasıl acıtıyordur... İlgilendiğimiz kadar Müsl&uu

Filistin, Somali, Irak, Çeçenistan, Afganistan ve Libya. Evet; hepsi ayrı bir acı, ayrı bir sorumluluk, ayrı bir imtihan! Akraba gibi olduğu için mi bilinmez, Sûriye derdi sanki biraz daha farklı; yaşananlar adeta bir buhran…

«Yâ Rabbî! İmânımıza şifâ lûtfeyle. Müslümanların birlik, beraberlik ve takvâ adına eksiği neyse, Sen gider Allâh’ım. Cehâlete, nefse, zulme ve küfre karşı hikmet ve firâsetle cihad edebilme bilinci ve aşkı ver...» diye duâ ederken, Sûriye’nin yıllar önce de ölümü tattığı o günler, yâdıma düştü.



Tam altı yıl geçmiş....

22 Ekim 2005 Cumartesi günü, «Allah’tan geldik ve yine O’na dönecegiz.» âyeti yankılanmıştı, Medine semâlarından tüm dünyaya. Bir âlimin ölümüyle, tüm âlem ölmüş gibiydi. Sûriyeli büyük İslam âlimi Şeyh Muhammed el-Haznevî, Medine’den Mekke’ye gidip umresini yaptıktan sonra hemen aynı gün tekrar Medine’ye dönerken, Medine yakınlarında şehit olmuştu; annesi, eşi, kızı ve oğlu ile birlikte.

Allah azze ve celle, sana ve ailene rahmet eylesin, ey Haremeyn Şehîdi…!

* * *

Şeyh Muhammed Haznevî, 1949 yılında, büyük allâme olan babası Şeyh İzzeddin ve muttakî annesi Behiye hanımın ilk göz aydınlığı olarak, Haseki ilinin Kamışlı ilçesine bağlı Telmaruf köyünde dünyaya geldi.

İlim ve irfan yıldızı bir ailenin evlâdı olarak, hep ilimle iştigâl ederek büyüdü. Üstad Şeyh Mustafa el-Buğa gibi âlimlerin yanında, fıkıh, hadis, tefsir gibi usul ilimlerinin yanısıra sarf, nahiv, belagat, mantık gibi dalları da geçerek başladı ilim yolculuğu... Takvâ üzere yetişti. Gençliğini, irfânî zirvelere tırmanmakla geçirdi. Amcası Şeyh Alâaddin onun gençlik yıllarını anarken, “Büyük yüklü küçük yeğenim” ifâdesini kullandı.

Muhterem pederi tarafından medresenin idâresine getirildiğinde, “baş müderris” olarak, yüzlerce talebenin barınmasından ve eğitiminden mesûl oldu. Zamanla ziraat işleriyle; evin ve tekkenin ihtiyaçlarıyla ve misâfirlerin ağırlanmasıyla da görevlendirildi. Tüm duâlar, her yönüyle olgunlaşması içindi.

Yıl 1992, aylardan Ağustos….

Şeyh İzzeddin’in vasiyeti üzere, irşâd sorumlusu oldu. Bu, kalpleri eğitme vazifesiydi ve “gönül doktoru” olarak, nice insanın tedavisiyle meşgul olacağı anlamına geliyordu.

“Zor ve zahmetli bir emânet” olarak ifâde ettiği bu sorumluluğun “ehil ve ehliyetli” taşıyıcısını nasıl aradığını, şöyle ifâde etmişti Şeyh İzzeddin (rahmetullâhi aleyh):

«Dikkatle aradığım ve bulmayı murâd ettiğim bu kişinin sahip olmasını istediğim en mühim vasıf, tarikatı istismar etmemesi, insanların teveccühünden ve etrafında toplanmasından ötürü gururlanmaması ve kendisini, “Allah ile Allah’ı isteyenler arasında” mecâzi hidâyetçi olarak göstermemesi, hiç bir şekilde buna meydan vermemesi ve hiçbir açıdan kendi nefsini hedef olarak sunmamasıdır. Bilakis kendisini Şeyh’in elinde tuttuğu bir değnek gibi görmesi ve doğru yoldan saptığı taktirde, atılacağını bilmesidir.»

İşi zor, yükü ağırdı... Bu çetin vazîfenin yüklediği ağır sorumluluk, birkaç ay gibi kısa sürede sakallarına aklar düşürdü.
Bir gün vaaz verirken, kürsüye yanaşan bir hocaefendi, büyük oğlu üstad Muhammed Muvaffak’ın vefat haberini verdi. Bir an durdu, lâkin sohbeti yarıda kesmedi, devam etti… Bir babaya, canından bir parça olan evlâdının öldüğü bildirilecek de, o baba, sükûnetini muhafaza ederek, vazifesine devam edecek… Bu ne kadar kuvvetli bir ihlâstır yâ Rabbî!
Çoğu zaman gece geç saatlere kadar camide kaldı, cemaatin derdini dinledi. Dünyanın her yerinden akın akın gelen misafirlerle teker teker ilgilendi. Yoğun kalabalık sebebiyle birkaç gün beklemek zorunda kalanlar olsa da, en nihâyet o, herkesin ulaşabildiği, fedâkâr bir hizmet eri oldu.

Haznevi mürşitlerinin beşincisi olarak, ikram etmeyi o da çok önemsedi. Seksen küsur yıldır yanan bu ocak, her gün onlarca kazan yemek pişirmeye başladı onunla; talebeler, misâfirler ve özellikle de yoksullar için.

Mâlum, karnını doyurmak yetmez insana. Hayatın sıhhatle devâmı için, biyolojik gıdâ gibi rûhî gıdâ da şarttır. Ve aslında ikrâmın hası, Hazret'in sofrasında olduğu gibi, her ikisini bir arada sunmaktır. Çünkü o, irşad görevlisi ve hidâyet rehberidir. Çünkü o, Peygamber vârisidir! “Yaratılış gâyesi”nden “âdâp”a doğru seyre çıkarır tüm muhâtapları; çekirdekten filize, daldan meyveye dönüştürme çabasıyla….



Maddiyat kabul etmedi

«Sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun. Onlar doğru yola erişmişlerdir.» âyetini şahsında billurlaştıran bir âlimdi. Kimseden maddiyat istemediğini, verilse dahi aslâ kabul etmediğini her fırsatta açıkladı, vurguladı. Ankara Hacı Bayram Veli Camii’ndeki bir sohbetinde:

«Ey Müslümanlar! Size açık bir şekilde söylüyorum. Allah, bizleri fazl - u keremiyle dünyanızdan müstağni kıldı. Bizden bir talebe, bir mürid, bizim akrabalardan biri, kim olursa olsun, eğer sizden mal-mülk istiyor, politika adına size geliyorsa biz ondan uzağız, o da bizden uzaktır. Bırakın talebeyi, akrabayı, ben dahi sizden mal-mülk, para, makam-mevki istesem, politika adına size gelsem, bana, “Yanımızdan git. Çünkü biz Şeyh [İzzeddin] hazretlerinden böyle duymadık ve görmedik.” deyiniz.

Değerli kardeşlerim! Kur’ân-ı Kerim’den büyük bir şey var mı?! Yok! Onu bile hediye olarak kabul edemiyoruz. Bir kardeşimiz kendi misvakını cebime koysa, onu da kabul edemem. Şu selpağı [eline alarak gösteriyor] burada kullanabilirim, lâkin alıp götüremem. Ama bazıları, dini ve tasavvufu kendi şahsî emellerine tuzak yaptılar. Denize giden bir balıkçının, balık tutmak için olta kullanması misâli; bazıları da dini, kendi menfaatleri için olta olarak kullandılar. Onların gâyeleri, ceplerini parayla doldurmaktır.

Bizlere ikramda bulunmak, saygı göstermek ve bizlerden istifâde etmek istiyorsanız, Allah’a ve Rasûlü’ne yöneliniz. Allah'ın ipine sarılıp yasaklarından kaçınınız. Sizlerin bize ikrâmınız budur.»

Türkiye onu yakından tanıyor

Türkiye onu, Mardin’den İstanbul’a kadar bir çok ilde gerçekleştirdiği irşad ziyâretleriyle tanıdı. Diyarbakır Ulu Camii, Erzurum Ulu Camii, Mersin Muğdat Camii, İzmir Hisar Camii, Bursa Emir Sultan Camii; İstanbul Fatih Camii, Beyazıt Camii, Eyüp Sultan Camii, binlere hitap ettiği ve vaaz anılarının, hâlâ yaşadığı yerlerdir.



Dağ gibi bir şahsiyetti

Sûriye, Türkiye ve tüm Ortadoğu için Medine’den Buhâra’ya ve Cakarta’dan New York’a kadar rahatlıkla görülebilen bir dağ gibiydi. Dağlar ki, kendilerinden istifade edilen nîmetler ile değerlendirilir. Oysa Yüce Yaradan, onların asıl varlık sebebini “dengeyi sağlamak” olarak öğretiyor.

Bir dağ; ressamın, çocuğun, âşığın veya bir dağcının gözüyle değerlendirilebilir. Hepsi bir şekilde hemhâl olur elbet, lâkin dağcının gayreti, ilgisi, bilgisi, tecrübesi, dolayısıyla “yolculuğu” bir başkadır. İşte “ilim yolculuğu” denildiğinde, Türkiye’de ilk akla gelen, dağcı gibi çilekeş ve tecrübeli isimlerden olan Dr. Ebûbekir Sifil hocanın kaleminden bu dağ misâli şahsiyet(ler)in târifi:

«Haznevî ailesi, adına ve hizmetlerine, İslamî hassasiyet sahibi herkesin mutlaka bir şekilde âşinâ olduğu bir ocak. Modern zamanlar İslâm âlemini parçalara böldü ve sun'î sınırlarla birbirinden ayırdı. Ama bir müessese, bütün sun'î sınırları aşarak Ümmet fertlerini kalplerinden birbirine rapdetti: Dergâh.

İmam-ı Rabbânî'yi Türkçe konuşan da, Arapça konuşan da Farsça konuşan da en az Urduca konuşan kadar tanımış, özümsemiştir. Aradaki zaman ve mekân mesafesi, hiçbir şekilde engel teşkil edememiştir. Haznevî dergâhı da böyledir. Üstelik zaman ve mekân olarak daha yakınımızdadır. Bu coğrafyanın Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla bütün unsurlarını içinde barındıran bir potadır o dergâh...»

Musab Kalemli / Habervaktim.com

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.