 |
 |
‘ Eşinin, çocuklarının, çevresinin ve arkadaşlarının sevgisi için her şeyi yapan günümüz insanı Peygamber sevgisi için ne yapmaktadır ve ne yapmalıdır?
UĞUR İLYAS CANBOLAT'IN HABERİ / HABERVAKTİM
Her müminin görevidir Peygamberi sevmek. Onu severek ancak Allah'ın sevgisi ve rızasına ulaşılır. Buna ulaşmanın yolu da Hazret-i Peygamberin mirası olan Ehl-i Beyt'ine sahip çıkmaktır. Onları sevmektir ve onların sevgisine, himmetine, iltifatına mazhar olabilmektir. Her vesile ile bu konuyu gönül gündemimize almamız gerekiyor. Bu konuyu muhabbet ehli irfan yücelerini kaleme alan kitapları Kırkkandil Yayınları (www.kirkkandil.com) tarafından yayınlanan ‘Al-i Aba Ehl-i Beyt ve Ali Resul Aleyhisselam' kitabının müellifi araştırmacı yazar Mustafa Özdamar ile konuştuk.
- Ehl-i beyt sevgisi nasıl anlaşılır? - Ehl-i beyt sevgisini anlamak tüm alemi İslamın görevidir. Bu konuda irfan ehlinin, söylediklerine nutuklarına manevi kulağımızı açmamız gerekir. Abdülkadir Geylanî hazretleri bakın ne diyor bu konuda. Lî hamsetün utfî biha harre-l veba-il hatıme: El Mustafa ve-l Mürteza ve-bnehüma ve-l Fatıma!
- Günümüz diline çevirebilir miyiz? - Benim için –muhabbetleriyle- veba ve cehennem ateşini söndürdüğüm beş –pak- sima var: Muhammed- Mustafa, -Ali- Mürteza, iki oğlu –Hasan Hüseyin- ve Fatıma –Zehra-!
- Muhteşem bir tanımlama… Bugün bizi hazreti peygamberi anlamaya ve sevmeye götüren Ehl-i Beyti anlamama gibi bir problem yok mu sizce? - Var elbette ve bu çok mühimdir. Âl-i Aba'ya karşı şakavete düşenlerin Ehl-i Beyt'e yaptığı nadanlık ve nobranlığı, zulûm ve haksızlığı Ehl-i Beyt- Ehl-i Sünnet kavgası gibi algılamak, Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet kavramlarını birbirinden ayrı düşünmek son derece ve çok ağır bir yanlıştır! Kitab ve sünnetin özü olan Ehl-i Beyt'i anlamamaktır!
- Dinin bize ulaşmasındaki en önemli kaynaklar Kuran-ı Kerim ve Ehl-i Beyt değil mi? Ayrıca bu veda hutbesinde tüm müminlere bir nevi vasiyet değil midir? - Çok doğru. Kuran ve Ehl-i Beyt. Başka bir ifadeyle Kuran ve sünnet… Asıl Ehl-i Sünnet veya başka bir ifadeyle Ehl-i Sünnet'in aslı faslı Ehl-i Beyt'dir! Her Ehl-i Beyt, mutlaka Ehl-i Sünnettir, ama her Ehl-i Sünnet illa da Ehl-i Beyt değildir; olamaz da zaten...
- Bu konuda yanlışa düşmek, bulanmak tehlikeli değil midir? Efendimize giden yoldan alıkoyucu denebilir mi? - Efendim hayır demek mümkün mü? İnsanların gönüllerini ve zihinlerini, duygularını, düşüncelerini ve inançlarını dolandırıp bulandırmak çok belalı bir yanlıştır. Doğruları yakıp savuran bir bela yangınıdır!
- Siz ‘Ali Aba Ehl-i Beyt ve Al-i Resul Aleyhisselam' adıyla hacimli bir kitap yazdınız. Bugüne kadar yazılmış eserlerdende istifade ettiniz ve pek yanlışı gideren bu eser birazda bu amaca matuf olarak mı yazıldı? - Evet. İnsanların pek çoğu kabuk bilgi cehaleti içinde yanlış siyasetle boğuldukları için, bu bela yangını bir türlü söndürülememiştir! Malumunuz “Ameller niyetlere bağlıdır.” Niyetler gayretle şekillenir. Biz bu niyet ve gayretle bu yangının üstüne “ab-ı muhabbet” yani muhabbet suyu, sevgi suyu serpmek arzusu içindeyiz. Bu niyetle yola çıkarak yazdık. Ab-ı muhabbet, ab-ı Muhammed'dir yani muhabbet suyu, Muhammed suyudur.
- Ehl-i Beyt'ten söz açınca muhabbetten geçmemek mümkün değil herhalde. Sizde sözü buraya getirdiniz. - Şu meşhur söz yolu muhabbetten geçenler tarafından çokca bilinir ve söylenir: “Muhabbetten Muhammed oldu hasıl! Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl!” Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselam'ın pak soyu hususunda bu sevgi ölçü olmalıdır. Âb-ı Muhammed, ab-ı rahmettir, bu rahmete cümle alem, hem muhtaçtır, hem müştaktır!
-Ehl-i Beyt konusu bir sır olarak yaklaşmak mümkün müdür? - Evet tabii. Ehl-i Beyt konusu bir sır kuyusudur. Bu kuyunun etrafında dönüp ağan iki türlü insan vardır. Bu insanlardan bazıları rahmet çeker rahatlar; bazıları zahmet çeker rahatsız olur!
- Biraz daha açabilir miyiz? Hem rahmet hem zahmet çekmek ne demek? - Bu sır kuyusundan rahmet veya zahmet çekmek, bu kuyunun sahibi olan adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselam'dan nasib almaya bağlıdır. Adı güzel kendi güzel Muhammed Aleyhisselam'dan nasib alamayan, Ali'den Veli'den, Hasan'dan Hüseyin'den de nasib alamaz. Bu işin esası Muhammed'leşmektir! Muhammed'leşmek muhabbetleşmeyi gerektirir!
- Az evvel sormuştum ama tekrar sözü oraya getirmek istiyorum. Önce ‘Muhabbet Kapısı'ndan geçmek mi gerekiyor? - Fahr-i Kainat Efendimiz; “Birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız; mü'min olmadıkça da cennete giremezsiniz!” buyuruyor. Bu fermanının özünde Habîb-i Hüda Hazretleri herkesi, sevgi cennetine buyur ediyor. Allah'ın gönüllerden ve zihinlerden esamelerini sildiği “zalûm ve cehûl insan”lara husûmetle dolup taşmak, hem vahdet neş'esine, hem de muhabbetin iffetine ters düşer! Yol muhabbet yolu… Gönüllerimizi ve zihinlerimizi sevdiklerimizin muhabbetiyle rûşen etmek –aydınlatmak, şenlendirmek- varken bu yolu izlemeli…
- Muhabbet kalpte başka şeye yer bırakmıyor herhalde…. Ehl-i Beyt ve Fahr-i Kainat mubbeti… - Bu sorunuza Rabia Adeviyye Hazretlerinden nakil ile cevap vereyim: Sultana sormuşlar Rahmanı sever misin? diye. Tabii, demiş, severim elbet! Rahman sevilmez mi? Peki şeytana kin tutar mısın? diye sormuşlar. Bu soruya da; hayır, demiş, Rahmanla dolup taşan kalbde şeytana yer kalmaz! Bu Ehl-i Beyt ahlakıdır işte. Ahlak-ı Muhammedidir…
- Konu Ehl-i Beyt ve Hazret-i peygamber olunca muhabbet ve salavatsız olmuyor. Kutlu doğum haftasında olduğumuz için birazda bundan bahseder misiniz? - Kuran-ı Kerimde “Allah ve melekler Peygambere salat ederler! Ey iman edenler, siz de ona içtenlikle, tam bir teslimiyet içinde salat ve selam edin!” emri vardır. O bakımdan bu konu çok önemlidir. O sebeple arifan salavatı kalbin salavatı, ruhun salavatı ve srrın salavatı olarak tasnif etmiştir.
-Çok ilginç. Örnek almamız mümkün mü? - Tabii.. Kalbin Salavatı şöyle: Bin kere bin salat, bin kere bin selam sana ya Resûlallah! Bin kere bin salat, bin kere bin selam sana ya Habîballah! Bin kere bin salat, bin kere bin selam sana ya Nûriarşillah! Bin kere bin salat, bin kere bin selam sana ya Şah-ı Levlak! Levlake levlak lema halaktül eflak ile açıldı alem! Bin kere bin salat, bin kere bin selam sana ya Hazreti Fahr-ı alem!
Ruhun Salavatı şu şekildedir: Allahım! Ey rahmet, merhamet ve mağfiretin tek ve mutlak sahibi! Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Aleyhisselama ve tertemiz pak soyuna, yaratıklarının sayısı, nefsinin rızası, arşının ziyneti ve kelimelerinin mürekkebi kadar salat ve selam eyle!
Sırrın Salavatı ise şudur: “Ben bende gizli bir hazineydim; tanınmayı sevdim ve halkı yarattım!” “Sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım!” “Her şeyi senin için, seni kendim için var ettim!” Ey benim sırrım, önsüz sonsuz salat sana, selam sana!
-Alemlerin Efendisini anlatmak zor bir iş olsa gerek. Bu kitapta Ehl-i Beyti anlatarak Peygamber Efendimizi anlamaya ve anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu konuda düşünceniz nedir? - Şöyle cevaplayayım. Allah'ın biricik sevgilisi Habîbullahı, azametli elçisi (Resûl-i Kibriya) “Âlemlere rahmet Hazreti Ahmed”, “Adı güzel kendi güzel Muhammed” Aleyhisselam Efendimizi anlamak ve anlatmak, hem çok kolay, hem de zorun zoru çok çetin bir iştir. Kolaylığı sadeliğinden ve netliğinden; zorluğu ise, sadeliğinin ve netliğinin sonsuzluğuna erişilmezlikten kaynaklanıyor!
- Göz kamaştıran bir aydınlık ve gönül fırtınasına sebep olan bir coşkunun sahibi diyebiliriz değil mi rahatlıkla? - Bedr-i Münîr Efendimiz Aleyhisselam Şems-i Şumûs tecellisine mazhar olduğu için, Bedr-i eflak-i yakîn olduğu halde, hem Beşîr hem de Nezîr olması, gözleri ve gönülleri kamaştıran bir sır perdesi olma özelliğine sahiptir. Cihan Peygamberinin bu özellik ve güzelliği, onun yüzü suyu hürmetine açılan devran sofrasında çeşit bolluğu olarak sunulmuştur. Allah'ın sıfat ve esmalarının cümlesi, bu sofranın madde ve mana çeşnisi!.. Artı ve eksi her şey bu sofrada deveran ediyor! Evrenin erdemi Efendimiz Aleyhisselam'da öyle bir Efendilik tavrı var ki, hayat sahnesinde en büyük sanat, onun bu Efendilik tavrını giyinip kuşanabilmektir. Hem çok kolay, hem de çok zor olan, zorlukla kolaylığı iç içe yaşatan hüner bu işte!
-Sofra dediniz. Bu tanım çok ilginç… Maide yani. Herkes çağrılı mı buraya? Biraz daha açabilir miyiz? - Elbette… Büyük muhabbet, irfan ve iman sofrası… Fahr-i Alem, Fahr-i Kainat Efendimiz Aleyhisselam, büyük insanlık ailesine öyle geniş bir sofra açmış ki, o sofraya oturmanın, o sofradan nimetlenmenin tek şartı ona inanmak ve güvenmektir. “Gaye insan” ve “ufuk peygamber” olan Efendimiz Aleyhisselam'ın bu büyük saadet sofrasına buyur etmediği kimse yoktur! Habîb-i Hüda ve Hatem-ül Enbiya Efendimizin bu evrensel davetine icabet edenlere “Ümmet-i İcabet”, icabet etmeyen veya edemeyenlere “Ümmet-i Davet” deniyor, biliyorsunuz. İki Cihan Güneşi herkese ışık saçmış, ama ancak alabilen almıştır. İki Cihan Serveri, İki Cihan Sultanı, İnsanlığın Efendisi bu sonsuz mutluluk sofrasına herkesi çağırmış, ama gelebilen gelmiştir.
-Hazreti Muhammed Efendimizin gayesi ne idi? Bu gayeyi anlamakta Ehl-i Beytin fonksiyonu nedir? - Kainatın Efendisi'nin ezel ebed tek derdi, büyük insanlık ailesini iki cihanda da aziz etmek yani güçlü ve onurlu kılmaktır. Mazhar-ı Zat olan Mefhar-i Mevcûdat Efendimizin bu özellik ve güzelliğini anlayıp algılamak ve anlatabilmek için, bu ifadeye sığmaz özellikler ve güzellikler alemine girebilmek için, Âl-i Aba, Ehl-i Beyt ve Âl-i Resûl'e muhabbet ve müracaat etmek, illa ki şarttır. Evlere kapılarından, insanlara kalblerinden girilir. Nebîler Başbuğu'nun otağında ağırlanmak için Âl-i Aba ile tanışmak ve onlarla dostluk kurmak, her yerde ve her devirde geçerli olan bir insanlık kuralıdır.
- Sığınmak, dahil olmak gibi bir şey herhalde? - Evet onlar sığınılacak limandır. Peygamber gölgesidirler onlar. Bu sorunuza Ebu Zer ile cevap vereyim. Ebu Zer-i Ğıfarî Hazretleri bir gün, Kabe'nin kapısında: - Ey nas! diyordu, ey insanlar! Beni bilen bilir, biliyor; bilmeyenler bilsinler! Ben, Ğıfarlı Ebû Zer! Allah Rasûlünün bir gün şöyle söylediğini bizzat kendim işittim. “Benim Ehl-i Beyt'im Nuh'un gemisi gibidir! Bu gemiye binen kurtulur, binmeyen boğulur!..” Yeri gelmişken Hazreti Ali'nin Hazreti Peygamberden aktardığı bir vasiyetini paylaşayım. Burada şöyle diyor Efendimiz: Ben Ehl-i Beyt'ime Allah'a takva ve taati vasiyet ettim! Ümmetime, Ehl-i Beyt'ime sımsıkı sarılmayı vasiyet ettim! Kıyamet gününde Ehl-i Beyt'im benim himayemde, Ehl-i Beyt'imi sevenler ve onlara tabi olanlar da benim ve Ehl-i Beyt'imin himayesindedir! Ehl-i Beyt'im sizi dalalete salmaz, hidayetten bırakmaz!
- Ehl-i Beyt ve Peygamberimizden bahsederken Fatıma annemizi anmamak olmaz değil mi? - Ehl-i Beyt'in beyaz gülüdür Hazreti Fatıma Zehra (Ak Fatıma). Şah-ı Merdan, Yiğitler Şahı Hazreti Ali Mürteza ile evlendirildi. Bu kutlu evlilikten üç Seyyid (erkek), iki Seyyide (kız) dünyaya geldi. Seyyidler, Hasan, Hüseyin ve Muhsin. Seyyideler, Zeynep ve Ümmü Gülsûm. Hazreti Fatıma, Habîb-i Hüda'ya peygamberliğinin bildirildiği sene dünyaya gelmişti. Risaletin ve nübüvvetin taze meyvesi olan Hazreti Fatıma, Habîb-i Hüda Hazretlerinin ahirete göçünden sonra altı ay yaşayabildi. Ruhaniyetine selam, şefaatı hazır olsun. Hazreti Peygamber, Hazreti Fatıma'yı çok severdi. Bir yerlere gittiği zaman, dönüşte ilk uğradığı yer onun evi olurdu. Aslında Hazreti Fatımayı büyük Ehl-i Beyt aşığı Dr. Haluk Nurbaki Hocadan dinlemek gerekir. Ehl-i Beyti anlamak isteyenler Nurbaki Hocayı mutlaka okumalılar. Onun kitabıma aldığım yaklaşımı şöyle: Hz. Fatıma, madde ile mananın karışım yeri olan Ehl-i Beyt kanalının sırrını intişar ettirmek üzere yüklendiği vazifenin içerisinde büyük bir zevk alemindeydi. Kur'an'ın özündeki enfüsi sırların anlaşılması akılla fikirle değil, ancak gönül kanalıyla yapılacak bütün esrarlı yorumların merkezi Hz. Fatıma'dır. Hz. Fatıma, Fahr-i Kainat Efendimizdeki manevî sırların manaya aktarım noktasıdır. Hz. Ali nasıl ilmin kapısıysa, Hz. Fatıma da gönlün kapısıdır. Hz. Fatıma annemiz vahdetten kesrete geçiş noktasıdır. Yani teklikten çokluğa geçiş noktasıdır. Teklik nedir? İlahî sevdadır. Bir tek neyi yaratmıştır? Fahr-i Kainat'ı yaratmıştır. Bunun çokluk alemine, insanlara geçebilmesi için gönüllerden gönüllere çeşit çeşit kanal vardır. Biri aşk-ı ilahî, bir diğeri asıl ana hattı da Ehl-i Beyt kanalıdır. Bu kanaldan geçen Hz. Fatıma kanalından gönüllerden gönüllere geçer. Hz. Fatıma'nın vahdet sırrını alıp kesret sırrına çevirmesindeki hikmet, aşkın kanıdır. Aşkın kanı akmadan kesret sırrı doğmaz. Bu aşkın kanını kesret sırrına akıtacak kadar yüreğinde büyüten Hz. Fatıma, aslında mana aleminde aşk şehididir. Gönlü Fahr-i Kainat'ın sevdasına tahammül edemediği için dünyasını değiştirdiğinden ismi aşk şehididir. Bu aşk şehidi olayını birçok tasavvuf ehlinin hayatında seyrederiz ki, Hz. Şems'in de aşk şehidi oluşu bu hikmeti taşır. İşte Fatıma annemizin bu aşk şehadeti olayı, vahdet aleminin kırılıp kesret alemine, çokluğa dönmesine vesile oluyor ki bu bir anlamda Fahr-i Kainat'ın akıl almayan büyük bir yükünü, büyük emanetini, hücrelerini gelecek kuşaklara taşımasıdır. İşte Kevser sırrının bir hikmeti de budur. Hz. Fatıma taşınması mümkün olmayan bir yükü minicik hücreler gibi nesilden nesile, Fahr-i Kainat Efendimizin evvela bedensel sırrını, sonra Hak aşıklarının Fahr-i Kainat aşıklarının sırrını da aynen gönülden gönüle bir tarz nesil gibi yansıtmıştır.
HABERVAKTİM ÖZEL |