Hüseyin Öztürk

Hüseyin Öztürk

Bir güneşim, bir babam, bir de terliklerim

Bir güneşim, bir babam, bir de terliklerim

“Efendimizi Anlayabilseydik Böylesine Bunalmazdık” başlıklı yazımı yazdım, tam gazeteye göndereceğim, ekrana bir elektronik posta düştü. Sevgili dost Prof. Dr. M. İhsan Karaman, kendisine gelen bir postayı göndermiş. Okuyunca yazımı başka bir güne bırakıp o mektuba yer vermek istedim.
Allah dostu ve Peygamber aşığı bir yurttaşımız, Medine’de Rasulullah’ın Ravza’sında görevliymiş. Bir sabah kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken elektrik çarpması sonucu vefat etmiş ve Cennet’ül Baki’ye defnedilmiş.
Tabii ailesi Türkiye’ye dönmüş. O zaman 7 yaşında olan oğlu Nebi Doğanay, bugün ortaokul öğrencisi olmuş. Kompozisyon ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte şimdi o Peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin sesini okuyacaksınız:
“Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane, senin Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku, senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş.
Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravza’ndaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi, senin mescidinde yapmışım.
Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden, seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.
Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi.
Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun, bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde;
- “Babacığım; neden Medine bu kadar sıcak” diye. Babam da:
- “Evladım, Medine’de iki tane güneş var da ondan” derdi.
- ‘Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi?’ derdim. Babam gülerek:
- “Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor” derdi.
Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor.
Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravza’sında yalınayak koşmam lazımdı.
Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koştururduk bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık.” Bitmedi, devamı yarına.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Hüseyin Öztürk Arşivi