Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Zaman ve mekân

Zaman ve mekân

Zaman mekânda billûrlaşır...
İnsan mekânla bütündür, ister istemez etkilenir...
Mekânın insan üzerine kalıcı, hatta belirleyici tesirleri var.
Mesela eski evlerin cephesi kıbleye karşıydı…
Kıbleye karşı evlerde kıble yürekli insanlar otururdu.
Odaların tavanları yüksek, duvarları genişti…
Yüksek tavanlar ruhu dinlendirir, geniş duvarlar ufku sonsuza açardı.
Modern çağda beton, çelik, cam karmaşası tepemize çöktü. Estetik değerlerimizle birlikte ruhumuzu da tüketti.
Alçak tavanlı daracık evlerde ufuksuz insanlar yetiştiriyoruz.

Hani insanların cumbalı ahşap evlerde oturduğu devirler var ya, o devrin insanı bizden daha dinamik, daha coşkulu, daha ufuklu ve daha umutluydu…
üstelik rüşvet, vurgun, soygun, aldatma nedir bilmez, “Haram yiyen haramî olur” anlayışı içinde yaşardı.
Allah’dan “helâl rızık” ister, harama dönüp bakmazdı.
O kadar ki, halifeliğe talip olan Yavuz Sultan Selim, bu yolu kendisine açacak Mısır Seferine çıkmadan önce, “helâl” ve “haram” konusunda ordusunun hassasiyetini ölçmüş, ancak “kul hakkı”nı gözettiklerini tespit ettikten sonra güvenle yola çıkmıştı.
Kıssa meşhurdur…
Yavuz Sultan Selim, hilafet seferine 5 Haziran 1516 tarihinde çıktı. Ordusuyla birlikte önce Gebze civarında konakladı.
Etraf bağ ve bahçelerle doluydu. Yavuz’un aklına, ordusunun “kul hakkı”na bakışını test etmek düştü. Yeniçeri Ağasını çağırdı ve şöyle bir emir verdi:
“Bütün kapıkulu askerlerinin heybeleri yoklansın. Heybesinden bir elma veya üzüm tanesi çıkan asker, derhal huzuruma getirilsin.”
Askerin heybeleri birer birer arandı. Meyveye benzer hiçbir şey bulunamadı. Yeniçeri Ağası, durumu Yavuz Padişah’a aynen arz etti.
Yavuz Padişah derin bir nefes aldı, rahatlamıştı.
“Allah'ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, bana haram yemeyen bir ordu lütfettin!” diye şükretti.
Yeniçeri Ağasına döndü:
“Bu haram yemeyen ordu ile sadece Mısır fethine değil, dünya fethine bile pervasızca çıkarım.”
Sonra da ekledi: “Haram yiyen bir ordu ile hilâfet seferine çıkılmaz!"
17. Yüzyılda yaşamış meşhur Fransız düşünür Montaigne, “Mısır'ı aldığında Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz bahçelere askerlerden hiçbirinin eli değmemiştir” diyor.
Bu karakterli insanı yalnızca insan değil, aynı zamanda muhit, yani çevre yetiştiriyordu. Bu yüzden İstanbul’un eski mahallelerini gezmek, şanlı geçmişimizle buluşmanın ve ondan hız almanın bir yoludur.
“Kökü mazide olan ati” derken, Yahya Kemal’in ne kastettiğini, bir milletin kendi geçmişiyle hangi alanda ve hangi anlamda, hatta hangi mekânda en iyi biçimde ilişki kurulabileceğini insan o zaman daha iyi anlıyor.
Ne çare kimi eserleri yıkmış, kimilerini bozmuşuz…
İki kuşak arasında her an biraz daha derinleşen uçurumlar, tarihî eserlerimize de sinmiş gibi...
İki katlı cumbalı, yeşil panjurlu ahşap evlerle onların üstüne baykuş gibi tüneyen apartmanlar arasında derin uçurumlar var...
Biri kudret eliyle kondurulmuş kadar zarif, güzel, mânâlı, insanın yaradılış hikmetine uygun; diğeri gökten düşmüş bir meteor gibi savruk, dengesiz, estetikten yoksun...
Bizim nesil iki dünya arasında şaşkın mı şaşkın!
Mimarîdeki şaşkınlığımız tüm sosyal hayattaki şaşkınlıklarımızın bir parçası aslında. Ne Doğulu kalabildik, ne Batılı olabildik...
Doğudan esen ılık meltemler, Batıdan gelen fırtınalarda savruldu. Tüm hayatımız Doğu ile Batı arasına sıkıştı: Şaşkına döndük...
Müzikteki arabeskleşme bile bu şaşkınlığın eseri aslında. Hayatın arabeskleştiği yerde müzik orijinalitesini koruyabilir mi? Bizim hayatımız arabesk!
Sonuçta, hem cumbalı evimizden olduk, hem de huzurumuzdan.
Eski bir mahalleyi gezerken bu düşünceler geçti kafamdan. Bilmem siz ne dersiniz?


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi