Bu seçim yeni bir dönemin başlangıcı olmalı
12 Haziran milletvekili genel seçimlerine verilen start ile meydanlar yavaş yavaş ısınmaya başladı. AK Parti, CHP ve MHP’nin geniş imkanları ile yaptıkları faaliyetler dikkat çekiyor. Bu partilerin devletten aldıkları seçim yardımına bakıldığında diğer partilere göre en avantajlı durumda oldukları açıktır... 2008-2011 yılları arasında AK Parti’ye verilen devlet yardımı 396 milyon 187 bin lirayı, CHP’ye verilen yardım 177 milyon 531 bin lirayı, MHP’ye verilen yardım da 121 milyon 303 bin lirayı buldu. Son 8 yılda partilere aktarılan yardımın ise 1 milyar doları aştığı ifade edilmekte... Bu durum diğer partiler için seçim çalışmalarının eşit şartlarda ve adaletli olmayacağını ortaya koyuyor.
Her siyasi partinin hedefi iktidar olmaktır... Bütün çaba mevcut oy durumunu muhafaza etmek ya da mümkünse artırmaktır... Önemli olan bu amaçla söylenenlerin, yapılanların toplumu bölmesine, ayrıştırmasına ve ötekileştirmesine neden olmamasıdır. Bunu da sağlayacak olan yetkililerin sorumluluklarını idrak etmeleridir. Bugün itibariyle seçime 42 gün yani altı hafta kaldı. Son haftanın çok da fazla iş yapılacak günler olmayacağı düşünülürse kalan net beş haftada yapılan çalışmalar oyların gideceği yerleri belirleyecek... Her gün farklı olayların meydana geldiği, kasetlerin piyasaya sürüldüğü ve havanın aniden değiştiği günleri yaşamaktayız... MHP’nin iki adayının ahlaki seviyesi sıfır olan konuşmalarını basından kısmen okudum... Kim bilir daha hangi kasetler var ve bunlar ne zaman piyasaya sürülecek?.. Bu anlık değişimlerin meydana getirdiği sonuçlar da oyların nerelere yönleneceğini belirleyecektir.
Partiler bu seçim sürecinde birbirlerini alışılmışın dışında eleştiriyorlar; bazen de sınırlar aşılıyor... Hepimiz AKP, CHP ve MHP Genel Başkanlarının atışmalarını Hacivat-Karagöz oyunu gibi seyrediyoruz... Geçmiş günlerde biri diğerine “kaynak Kemal”, diğeri ona “oynak Recep” derdi... Biri “merdivenden inmesini bilmiyor”, diğeri ise “sen de beygire binmesini bilmiyorsun, biz sana bir şey dedik mi?” şeklinde atışıyorlar, toplumu güldürüyorlardı... Bazen MHP Genel Başkanı Bahçeli de devreye giriyor ve Başbakanı “Bozkurtlarıyla Kasımpaşa’ya kadar süreceğini” söylüyor!.. Karşılıklı olarak birbirlerini suçlayan kavgacı bir üslupla siyasi çalışmalarını götürüyorlar ve toplumu geriyorlar.
Küfürle siyasi sonuç almaya çalışmak
Kılıçdaroğlu sürekli olarak Başbakan’ı bir televizyon programında tartışmaya davet ediyor, “yüreğin varsa hadi çık meydana” diyerek efeleniyor. Doğrusu Kılıçdaroğlu’nun kaybedecek bir şeyi yok... Ona göre bunda muvaffak olursa hem kendi kitlesini tatmin edip, güçlerini birleştirecek hem de Başbakan’ı sinirlendirmeyi başarıp, zor duruma düşürebilirse AK Parti’nin oy kaybetmesini sağlayacak!.. Meydanlarda oy hırsıyla işi küfre kadar götüren birinin TV programında aynı üslubu sergilemeyeceğini kim garanti edebilir?.. Daha seçim çalışmalarının başındayız, Kılıçdaroğlu Zonguldak’taki konuşmasında Başbakan’ın “SSK’daki görevi sırasında başarısız olduğu, kurumu zarara uğrattığı” iddialarına cevap verirken küfre başladı; sanki son anda bundan vazgeçti... Aslında Kılıçdaroğlu kendini iyi kontrol edebilen biri... Başbakan’ın bu eleştirisiyle sinirlenecek, kontrolden çıkacak bir yapısı yok... Bunu geçmiş dönemlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile bir TV programında izledik... Bu psikolojik yapı Gökçek karşısında Kılıçdaroğlu’nu öne çıkardı... Şimdi de Başbakan’ı aynı duruma düşürmek için planlar yapıyor... Kılıçdaroğlu hem TV programında Başbakan’la bir araya gelmeyi başaramadı hem de onun da “ağzını bozmasını” sağlayamadı... Toplum böyle bir davranış karşısında kendisinden bir özür bekledi, bunu yapmadı... Baykal’ın gösterdiği olgunluğu gösteremedi...
Siyaset toplumu mutlu etmek için bir vasıtadır... Kimlikler üzerinden yapılan siyasetin toplumu nasıl böldüğünü görüyoruz. Siyasi partiler sadece kendi taraftarlarını değil toplumun tüm kesimini kucaklamak zorundadır... Bunun sözde kalmaması, hayata geçirilmesi siyasetçinin başarısını ve kalitesini ortaya koyar... Toplumun önemli bir kısmı yoksulluk sınırının altındaki gelirle yaşamaktadır. Türkiye üretmeye ve bu yolla kalkınmaya mecburdur... Kesintisiz sekiz yıllık eğitimle meslek liseleri bitirildi ve bu nedenle iş adamlarımız üretimde kaliteli teknik eleman eksikliğinden şikayetçiler... Dış borç dokuz yıl içerisinde neredeyse iki katı kadar arttı... Tarım ve hayvancılık uluslararası sermayenin bitirmek istediği alanlar; korunması için yeterli tedbirler alınmadı, alınamadı... Onlar istiyorlar ki; biz üretmeyelim, onların ürettiklerini tüketelim... Toplum siyasi liderlerden kavga yerine ülkeyi bu Fisher–Derviş ekonomik modelinden kimlerin, nasıl kurtaracağını görmek istiyor... Bu program sonucunda ifade edildiği gibi ne Anadolu’daki dört kişilik bir ailenin yıllık geliri 40 bin dolar olmuştur ne de esnaflarımız, memurumuz, işçimiz, köylümüz mutlu ve huzurlu bir şekilde hayatını sürdürebilmektedirler...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.